Sayın Başbakan

Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı? Sorusundan sonra en çok maruz kaldığımız soru “Büyüyünce ne olacaksın?”dır ilk çocukluk yıllarında. Küçük bir köyde belli sayıda insanı, babasından dolayı işçiliği, annesinden çiftçiliği bilen bir çocuk için en olası cevabı verdim hep “Öğretmen.”.

Kendimi bilmeye, farklı meslekler tanımaya başlayınca da bu soruya verdiğim cevap değişmedi. Daha o günlerde öğretmen olmak istememin nedenini bugün, bu aklımla sorguladığımda aklıma gelen ilk şey ilkokul öğretmenimi çok seviyor olmamdı. Ondan etkileniyordum, benim için o herşeyi bilen, herşeyi doğru yapan, her zaman adaletli, mükemmel bir insandı. Gerçekten öyleydi. Beni onaylaması, aferin deyip yaptığım bir resmi, ödevi beğenmesi, bana güvenmesi, başarılı olacağıma inanması müthiş bir mutluluktu.

        Sonra ortaokul yıllarında da değişmedi sorunun cevabı. Ben yine öğretmen olmak istiyordum. Daha fazla öğretmen tanıyordum artık. Aralarında sevmediğim birkaç tane öğretmenim olmadı değil ama hala beni büyüleyen öğretmenlerim vardı. Derken üniversite başladı ve öğretmen adayı olarak çağrılmaya başlandım. Üniversite öğrencisiydim ve bir gün bir öğretmenimin öğretmenlik becerilerimi çok beğendiğini söylemesi ilkokuldayken yaptığım resmin beğenilmesi kadar çok mutlu etmişti beni.

        Malum soruya cevap verirken hep net olan zihnim bulanmaya başladı bir gün. Bu ülkenin çocukları olarak hep alışkınız sınavlara ancak yeni nesil öğretmenler olarak en çok zorumuza giden sınavdan atanmak için yeterli puanı alamayınca, işte o zaman…

        Daha iyi para kazanabileceğim bir işe başlama fırsatı çıktı karşıma bir gün. CV gönderdiğim bir kurumdan olumlu cevap gelmişti. İki gün boyunca düşündüm; biran önce iş ve iyi bir maaş ya da yıllardır istediğim gibi öğretmen olmak. Atanmak için yeterli puanı ne zaman alacağını bilmeden KPSS’na çalışmak. Belki de hiçbir zaman alamayacağım o puanı, bu fırsatı kaçırmamam gerek belki de diye düşünürken benim öğretmenim olmasa da güvendiğim bir öğretmene danışmak geldi aklıma. İyi ki danışmışım. Bana tek bir soru sordu. “İlerde çocuğuna annesinin mesleğini sorduklarında ne cevap vermesini istersin?” Bu soru doğru kararı vermemi sağladı ve şükür bugün ben bir öğretmenim. En itibarlı mesleği icra ediyorum. Bugün, özgür ve ben olmayı başarmamda katkıları olan ilk öğretmenim annemin, ilkokul öğretmenimin, sorduğu soruyla doğru kararı vermemi sağlayan öğretmenimin ve beni büyüleyen bütün öğretmenlerimin öğretmenler günü kutlu olsun. Bu mesleği başbakan dahi itibarsızlaştıramaz. (Bütün bu yazıyı bu son cümle için yazdım yoksa kime ne benim ne olmak istediğimden.)

Advertisements

 Belki sana g…

Görsel

 

Belki sana gülecekler, senin inandığın gibi inanmayacaklar hayaline ama sen sakın vazgeçme. Bazen kendi zihnin bile çelme takacak sana sen yüreğinden gayrısına kulak verme. Çünkü zihnini diğerleri besler ama yüreğini bir tek sen.

 

 

HAYATIM NE RENK?

Renkler!

Eğer yaşamlarımız yaşam değil de birer renk olsalardı ne renk olurlardı hiç düşündünüz mü?

Benim aklıma bu soru bloğuma tema seçerken geldi ve düşündüm. Cevap bulamadım ancak. Daha doğrusu karar veremedim. Turuncu olsun dedim, sonra pembe mi olsa yoksa yeşil mi? Ben yeşili çok severim; canlanmayı hatırlatır bana. En iyisi benim yaşamım bundan sonra yaşam olmasın sadece renk olsun hatta renk cümbüşü olsun ya da gökkuşağı. Görsel

KÜÇÜK PRENS’TEN…

Sonra ekledi:
-Gidip gülleri yeniden gör. Kendi gülünün dünyada tek olduğunu anlayacaksın. Sonra geri gelip bana veda edersin; o sırada sana armağan olarak bir sır vereceğim.

Küçük Prens gülleri yeniden görmeye gitti.
-Siz benim güllerime hiç benzemiyorsunuz, bir şeye de yaramazsınız bu halinizle. Kimse sizi evcilleştirmemiş, siz de kimseyi evcilleştirmemişsiniz. Vaktiyle tilkim ne idiyse, siz de şimdi öylesiniz. Yüz binlerce tilkiden biriydi. Onu dost edindim, şimdi dünyada yok eşi menendi.

Güller tedirgin olmuşlardı.
-Güzelsiniz, ama bir şeye yaramazsınız, dedi onlara ayrıca. İnsan sizin için canını veremez. Elbette yoldan geçen biri benim gülümün size benzediğini sanabilir. O tek başına topunuzdan önemli. Çünkü suladığım o. Çünkü fanusun içine koyduğum o. Çünkü rüzgardan koruduğum o. Çünkü tırtıllarını öldürdüğüm o (iki üç kez kelebek olsunlar diye bıraktıklarım dışında). Çünkü sızlandığı ya da böbürlendiği ya da hatta kimi zaman sustuğu sırada kulak kesildiğim o. Çünkü benim gülüm o.

Sonra tilkinin yanına döndü:
-Hoşçakal, dedi.
-Hoşçakal, dedi tilki. Bak, işte sırrım; çok da basit: İnsan ancak yüreğiyle bakarsa bir şeyi iyi görür, iyi anlar. Gözler bir şeyin özünü göremez.
-Gözler bir şeyin özünü göremez, diye yineledi Küçük Prens unutmamak için.
-Senin gülünü bu denli önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır.
-Gülüm için harcamış olduğum zamandır… dedi Küçük Prens unutmamak için.
-İnsanlar bu gerçeği unuttular, dedi tilki. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sorumlu oluyorsun. Gülünden sorumlusun…
-Gülümden sorumluyum… diye yineledi Küçük Prens unutmamak için.
.
.
Antoine de Saint-Exupéry – Küçük Prens (Bölüm XXI)

Mahremiyetin gitti mi elden, sen de gitmelisin tez elden!

Bazı kitaplar okunur. Bazı kitaplar okunur ve sonra tekrar okunur. Bazı kitaplar öylece kitaplıkta durur. Bazı kitapların ise altını çizdiğiniz paragrafları tekrar tekrar okunur. İşte tekrar tekrar okuduğum “mahrem” paragraflarından bazıları:

Çocukluğun arka bahçesi vişne ekşisi tadındadır.
Hatırlamak, bayramlık elbiselerde leke bırakır.
Oysa her şeyi unutmak kabildir. İyidir unutmak, göz temizliğidir. İnsan unutunca ve unuttukça, bir kedi gibi kendi kabahatinin üzerini örtebilir. Yeter ki hafıza üşüsün. Ne zaman mevsimlerden kış, olanca beyazlığına rağmen kara diye anılacak kadar zorlu geçse, yakacak bulmak için kömürlüğe inmek gerekir. Kömürlüğün çıraları, odunları ve kömürleri, hatıralardan mürekkeptir. Kolay tutuşur hatıra çıraları; onlar tutuştukça, hafızanın kim bilir hangi vakitte, kim bilir nerede dona kalmış damarlarına kan yürür. Çıralardan çıkan kesif duman göz yaşartır gerçi ama iyidir ağlamak. Ağladıkça temizlenir gözbebeği, arınır. Ağladıkça, kireç, katran ve balçık; çalı çırpı, börtü böcek ve toz toprak akıtır. Akıttığı kömür tozları, savatlanmış yollar çizer gümüşi teninin üzerinde. Geceyi andırır. Ve ne büyük bir tesellidir gece, nasıl da güzeldir. Güzelliğini nakşader karanlığa, tıpkı bir simkeş gibi sırma tellerini çeke çeke.(249)

Aşk bir korsedir. Niye bu kadar kıymetli olduğunu anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir. Senebesene katman katman çoğalmış, vıcık vıcık yayılmış, pelte pelte yığılmış yağları sarıp sarmalar, hizaya sokar. Ve sonra da geçip karşısına kendi eserinin, seyrine bakar kudretinin. Aşk bir hayal taciridir. Kıyıda köşede kartlaşmış hayalleri çekip çıkartır, yıkayıp paklar, allayıp pullar ve terütaze sıfatıyla sahibine kakalar. Aşk insanı güzelleştirir. Görüntülerle oynar pervasızca; yanı sıfatlarla, yanı aynalarla. Küskünleri aynalarla barıştırır, yalnızları aynalarda çoğaltır.
Aşk bir korsedir. Gün gelir hiç beklenmedik bir yerde, hiç beklenmedik bir anda atıverir çıtçıtlarından biri yahut çözülüverir iplikleri. Neler olup bittiğine vakit kalmadan, korsenin cenderesinden kurtulan yağlar sürü sepet dışarı çıkmıştır çoktan. O keşmekeşte, göz açıp kapayıncaya kadar eski haline dönüverir gövde. Aşk bir korsedir. Niçin bu kadar kısa sürdüğünü anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir… (269)

Ne kadar kusarsak kusalım, yediğimiz pastadan geriye en az bir lokma kalır midemizin kuytusunda; ne kadar şişersek şişelim, kaç kazan süt içersek içelim, paçamıza yapışıp havalanmamıza müsaade etmeyen bir ağırlık gibi. Ve ne denli titiz olursak olalım, her göz temizliğinde halının altına saklanmış bir süprüntü kalır daima; unutmadığımız, unutturulmadığımız bir hatıra. Hep bir şeyler kalır. Bir şeyler hep eksik kalır. (270)

Elif Şafak…
“Yine yaptın yapacağını” demek geliyor içimden.
Anlattıkça anlattı. Okudukça okudum. Sonununun buraya varacağını beklemiyordum. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı bitirdiğimde de istediğim şeyi istedim. Kitabı baştan okumayı. Ama yapamadım; bittiğinde baştan okumak isteyeceğim daha nice kitap olmalı.