HAYATIM NE RENK?

HAYATIM NE RENK?

Renkler!

Eğer yaşamlarımız yaşam değil de birer renk olsalardı ne renk olurlardı hiç düşündünüz mü?

Benim aklıma bu soru bloğuma tema seçerken geldi ve düşündüm. Cevap bulamadım ancak. Daha doğrusu karar veremedim. Turuncu olsun dedim, sonra pembe mi olsa yoksa yeşil mi? Ben yeşili çok severim; canlanmayı hatırlatır bana. En iyisi benim yaşamım bundan sonra yaşam olmasın sadece renk olsun hatta renk cümbüşü olsun ya da gökkuşağı. Görsel

KÜÇÜK PRENS’TEN…

KÜÇÜK PRENS’TEN…

Sonra ekledi:
-Gidip gülleri yeniden gör. Kendi gülünün dünyada tek olduğunu anlayacaksın. Sonra geri gelip bana veda edersin; o sırada sana armağan olarak bir sır vereceğim.

Küçük Prens gülleri yeniden görmeye gitti.
-Siz benim güllerime hiç benzemiyorsunuz, bir şeye de yaramazsınız bu halinizle. Kimse sizi evcilleştirmemiş, siz de kimseyi evcilleştirmemişsiniz. Vaktiyle tilkim ne idiyse, siz de şimdi öylesiniz. Yüz binlerce tilkiden biriydi. Onu dost edindim, şimdi dünyada yok eşi menendi.

Güller tedirgin olmuşlardı.
-Güzelsiniz, ama bir şeye yaramazsınız, dedi onlara ayrıca. İnsan sizin için canını veremez. Elbette yoldan geçen biri benim gülümün size benzediğini sanabilir. O tek başına topunuzdan önemli. Çünkü suladığım o. Çünkü fanusun içine koyduğum o. Çünkü rüzgardan koruduğum o. Çünkü tırtıllarını öldürdüğüm o (iki üç kez kelebek olsunlar diye bıraktıklarım dışında). Çünkü sızlandığı ya da böbürlendiği ya da hatta kimi zaman sustuğu sırada kulak kesildiğim o. Çünkü benim gülüm o.

Sonra tilkinin yanına döndü:
-Hoşçakal, dedi.
-Hoşçakal, dedi tilki. Bak, işte sırrım; çok da basit: İnsan ancak yüreğiyle bakarsa bir şeyi iyi görür, iyi anlar. Gözler bir şeyin özünü göremez.
-Gözler bir şeyin özünü göremez, diye yineledi Küçük Prens unutmamak için.
-Senin gülünü bu denli önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır.
-Gülüm için harcamış olduğum zamandır… dedi Küçük Prens unutmamak için.
-İnsanlar bu gerçeği unuttular, dedi tilki. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sorumlu oluyorsun. Gülünden sorumlusun…
-Gülümden sorumluyum… diye yineledi Küçük Prens unutmamak için.
.
.
Antoine de Saint-Exupéry – Küçük Prens (Bölüm XXI)

Mahremiyetin gitti mi elden, sen de gitmelisin tez elden!

Mahremiyetin gitti mi elden, sen de gitmelisin tez elden!

Bazı kitaplar okunur. Bazı kitaplar okunur ve sonra tekrar okunur. Bazı kitaplar öylece kitaplıkta durur. Bazı kitapların ise altını çizdiğiniz paragrafları tekrar tekrar okunur. İşte tekrar tekrar okuduğum “mahrem” paragraflarından bazıları:

Çocukluğun arka bahçesi vişne ekşisi tadındadır.
Hatırlamak, bayramlık elbiselerde leke bırakır.
Oysa her şeyi unutmak kabildir. İyidir unutmak, göz temizliğidir. İnsan unutunca ve unuttukça, bir kedi gibi kendi kabahatinin üzerini örtebilir. Yeter ki hafıza üşüsün. Ne zaman mevsimlerden kış, olanca beyazlığına rağmen kara diye anılacak kadar zorlu geçse, yakacak bulmak için kömürlüğe inmek gerekir. Kömürlüğün çıraları, odunları ve kömürleri, hatıralardan mürekkeptir. Kolay tutuşur hatıra çıraları; onlar tutuştukça, hafızanın kim bilir hangi vakitte, kim bilir nerede dona kalmış damarlarına kan yürür. Çıralardan çıkan kesif duman göz yaşartır gerçi ama iyidir ağlamak. Ağladıkça temizlenir gözbebeği, arınır. Ağladıkça, kireç, katran ve balçık; çalı çırpı, börtü böcek ve toz toprak akıtır. Akıttığı kömür tozları, savatlanmış yollar çizer gümüşi teninin üzerinde. Geceyi andırır. Ve ne büyük bir tesellidir gece, nasıl da güzeldir. Güzelliğini nakşader karanlığa, tıpkı bir simkeş gibi sırma tellerini çeke çeke.(249)

Aşk bir korsedir. Niye bu kadar kıymetli olduğunu anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir. Senebesene katman katman çoğalmış, vıcık vıcık yayılmış, pelte pelte yığılmış yağları sarıp sarmalar, hizaya sokar. Ve sonra da geçip karşısına kendi eserinin, seyrine bakar kudretinin. Aşk bir hayal taciridir. Kıyıda köşede kartlaşmış hayalleri çekip çıkartır, yıkayıp paklar, allayıp pullar ve terütaze sıfatıyla sahibine kakalar. Aşk insanı güzelleştirir. Görüntülerle oynar pervasızca; yanı sıfatlarla, yanı aynalarla. Küskünleri aynalarla barıştırır, yalnızları aynalarda çoğaltır.
Aşk bir korsedir. Gün gelir hiç beklenmedik bir yerde, hiç beklenmedik bir anda atıverir çıtçıtlarından biri yahut çözülüverir iplikleri. Neler olup bittiğine vakit kalmadan, korsenin cenderesinden kurtulan yağlar sürü sepet dışarı çıkmıştır çoktan. O keşmekeşte, göz açıp kapayıncaya kadar eski haline dönüverir gövde. Aşk bir korsedir. Niçin bu kadar kısa sürdüğünü anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir… (269)

Ne kadar kusarsak kusalım, yediğimiz pastadan geriye en az bir lokma kalır midemizin kuytusunda; ne kadar şişersek şişelim, kaç kazan süt içersek içelim, paçamıza yapışıp havalanmamıza müsaade etmeyen bir ağırlık gibi. Ve ne denli titiz olursak olalım, her göz temizliğinde halının altına saklanmış bir süprüntü kalır daima; unutmadığımız, unutturulmadığımız bir hatıra. Hep bir şeyler kalır. Bir şeyler hep eksik kalır. (270)

Elif Şafak…
“Yine yaptın yapacağını” demek geliyor içimden.
Anlattıkça anlattı. Okudukça okudum. Sonununun buraya varacağını beklemiyordum. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı bitirdiğimde de istediğim şeyi istedim. Kitabı baştan okumayı. Ama yapamadım; bittiğinde baştan okumak isteyeceğim daha nice kitap olmalı.

American History X

American History X

Daha ilk sahnesinden ilgimi çeken bir filmdi. Film bitinceye kadar odağımı hiç değiştirmeden izleyebildim ki bu benim için pek söz konusu olan bir durum değildir. Hele bu günlerde… Nerdeyse iki yıldır bilgisayarımda izlenmeyi bekliyordu. Sivrisinema.com’daki filmle ilgili bir yazıyı okuyunca Pazar tatilimi keyiflendirecek bir film olduğunu düşünüp elime bir bardak soğuk su alıp izlemeye koyuldum. Filmdeki her karakterden ayrı ayrı etkilendim. Tabi özellikle Danny ve Derek’den… Zaman zaman uğruna ailemizi bile hiçe saydığımız düşüncelerimize, ideolojik fikirlerimize dogmatik bir şekilde bağlandığımız gerçeğini fark ettiren; her iyinin içinde kötünün, her kötünün içinde iyinin barınabileceğini düşündüren; etkileyici bir senaryo, etkileyici oyunculuklar ve etkileyici görüntüler barındıran harika bir film. Anlayana çok şey anlatıyor; politik bir bakış açısıyla da insani duygularla da değerlendirildiğinde kesinlikle izlenilesi bir film. Ve bütün bunları bir ailenin çatısı altından anlatması da çok başarılı. Kesinlikle izleyin derim.

“Öfke bir yüktür. Hayat sürekli kızgın yaşanmayacak kadar kısadır.”

03.09.2011 22:45 cumartesi

03.09.2011 22:45 cumartesi

• Bir kokuyla geleceğe gidilmese de geçmişe gitmek mümkündür. Sadece dondurma külahı kokusuyla yıllar önce yaşadıklarınızı yalnız hatırlamakla kalmaz tekrar yaşayabilirsiniz.Zamanda yolculuk bu olsa gerek.
• Öğrenci evinizdeyken komşunuz olan yaşlı teyze, üç yıl aradan sonra sizi hatırlamasa bile hala “Huzurevine gitmek istiyorum kızım, çocuklar arayıp sormuyor, ilgilenmiyor ama orda da dövüyorlarmış.” diye içini dökecek kadar yakındır size.
• Birkaç yıl önce yaşadığınız bir şehre gidip bazı şeylerin değiştiğini bazı şeylerin de hiç değişmediğini görmek güzeldir.
• Uzun bir tatil ve yorucu bir yolculuğun ardından, tozlanmış, temizlenmeyi bekleyen evinize girmeden önce nefis bir bamyanın yanında biber turşusu ikram edecek tatlı bir komşu teyzenizin olması da güzeldir.

sil baştan başlamak

sil baştan başlamak


sil baştan / özlem tekin

Baktım ki sil baştan, sıfırdan yaşanılmıyor; istesen de yapamıyorsun. Yaşadıklarını da beraberinde götürüyor insan yani hiçbir şeyi silemiyorsun, yok sayamıyorsun. Sıfırlayamıyorsun hayatı. Yaşadıklarının ağırlığıyla yürüyorsun önündeki yolu. Aslında bu güzel bir şey; bu yük daha sağlam adımlar atmanı sağlıyor, daha sağlam basıyor ayakların yere. Ya da sen öyle sanıyorsun.